Dönüşen Biz miyiz Yoksa Zaman mı?

Kurumsal hayatın diline pelesenk olan ‘dijital dönüşüm’, ticari hayatın kaçınılmaz girdabı ‘ekonomik dönüşüm’, dünyada elbirliği ile gerçekleştirdiğimiz iklim değişikliğine karşı keşke yapabilsek diye ümit ettiğimiz ‘geri dönüşüm’… Peki ya, Franz Kafka’nın sade anlatımı ile “Paltom bile ağır gelirken, nasıl taşırım koskoca dünyayı sırtımda?” diyerek yakındığı hayat yolculuğunda biz insanların, istesek de istemesek de onca ev onca insan onca yaşanmışlık münasebetinde geçirdiğimiz dönüşüm… Akıllı telefonların ışıklı hızlı dünyasında aklımızı, bizim yerimize gidilip görülmüş ülkelerin, dokunulmuş denizlerin, tadılmış onca yemeğin yalnızca simüle edilmiş içerik görselleri arasında hayal gücümüzü öylesine teslim ettik ki düzenin dayatarak bir lütuf gibi sunduğu her türlü alışkanlığa… Dönüştük, farkında bile olmadan…

Peki, neye dönüştük… Aynadaki insan aynı kişi mi hala? Yoruyor mu artık size eskinin eğlencesi, ya da artık üzmez mi oldu birilerinin çığlıkları, gözyaşları? Dönüşen biz miyiz yoksa zaman mı?

1915’te yayınlanan ‘Dönüşüm’ adlı kitabını, Franz Kafka’nın, anlatım sanatının doruğuna ulaştığı eser olarak düşünmek hata olmayacaktır. ‘Dönüşüm’, hikayesinde küçük burjuva çevrelerindeki yozlaşmış aile ilişkilerini, toplumun dayattığı, işlevini çoktan yitirmiş kalıplara bilinç düzeyinde baş kaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı biçimde dile getirir. Ya da törpülenmemiş bir ifadeyi bir kenara bırakırsak, yaşanan sistemin içinde köleleşen, aralıksız bir biçimde bazı sorumlulukları yerine getirmesi istenen ve bu sorumluluklar yerine getirilmediğinde toplum tarafından dışarı itilen, hatta ayıplanıp cezalandırılan insanı resmettiği muhteşem Franz Kafka öyküsüdür, ‘Dönüşüm’.

Franz Kafka’nın 1912 yılında kaleme aldığı kitabı 3-4 günde bitirmeyi planlarken, kendisi bile korkunç olarak tanımlamıştır yarattığı eseri. Franz Kafka’nın bu kitabını başka dillerde nasıl çevrildiği ve kitap tasarımı yapıldığına bakarsanız, örneğin Almanca basımlarında ya da başka dillere yapılmış çevirilerinde kapak illüstrasyonu olarak bir kelebeğin de kullanıldığını görebilirsiniz. Kelebek, tırtılın metamorfoz geçirmiş hali olduğundan dönüşümü bir kavram olarak hatırlatmaya yönelik bu tercih kullanılmıştır. Yani değişikliğe uğramak söz konusu değildir; yaşanan geri dönmemecesine ve tamamen bir üst (başka) biçime geçmektir. Aslında her birimiz yaşam süremiz boyunca bu dönüşümü sürdürüyoruz. Çok istesek de tekrar dönülemeyen çocukluk zamanları gibi; ne fiziken, ne de zihinsel saflığımıza asla erişemiyoruz. Çünkü dönüşüm, değişimle kaçınılmazdır. Ancak asıl mesele neye dönüştüğümüz. Bir gösterişsiz tırtıldan, hayran kalınan renkleri ile güneşle dans eden bir kelebeğe mi yoksa aksine verilecek belki de tanıdık onlarca örneğe mi…

Franz Kafka kitabında kendi gerçek kişiliği ile bir yansıma karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaşanan dünyada haykıramadıklarımız bu kez de Kafka’nın kaleminde can bulmaktadır. ‘Dönüşüm’ babanın ya da bir metafor olarak sorgulanamaz yönetimin, ölümcül iktidarı üzerine bir anlatıdır. Bir günün sabahı biranda isteği dışında dev bir böceğe dönüşen Gregor Samsa, ‘babanın (ölümcül otoritenin) elinde sallanan sopayı her an sırtına ya da başına yiyip ölme’ tehdidi altındadır. Patriarkın öfkesinden, babanın üzerine yürüyen ve Gregor’un hayatını bağışlaması için ona yalvaran anne sayesinde kurtulur. Kişilik haklarımızın, varoluşsal değerimizin çoğu zaman maddesel değerlemeler ile yok edildiği düzende, vicdani yaklaşımı paylaşmaktan çok bir acıma olarak sunar kitap bizlere. Yaralı, örselenmiş, lanetli ve herkesin terk ettiği Gregor ölüme bırakılır ve ‘cenaze töreni’ni yerine getirmek üzere dahi elindeki süpürgesiyle hizmetçi görevlendirilir. Kafka her şeyin çıkar üzerine kurulduğu ve insanın insan olmaktan çıkartılarak hiçleştirilmeye çalışıldığı bir dönemin tam ortasında, insanoğlunun bu değişimini çarpıcı bir şekilde fiziksel başkalaşımla somutlamaktadır. Eğer Kafka’nın bunu neden yaptığını düşünürsek, habitatın önemli ekosistem parçalarından biri olarak görülse bile kimsenin tahammülünün olmadığı, yaşama alanında üstüne bir saniye dahi düşünülmeden öldürülen canlı türü olan böcekler belki de insanın değersizliği ve hiçleştirilmesinin en kolay anlatımı olmuştur. Kafka’nın hemen, hemen bütün eserlerinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde görülmektedir. Hayatı ne kadar küçük ve basit yaşarsak o kadar az sorun yaşayacağını savunur. Cehaletin o hafifleten mutluluğu misali, farkında olmamayı seçmenin maharetini vurgular. İşin aslı Kafka aslında çok da beceremediği ve desteklerken inanmadığı bu savı, farkındalığı derinden yaşadığı zor günlerinde istemsizce paylaşmıştır.

Bir sabah yatağında bir böcek olarak uyanan Gregor Samsa, bilinci ve istemi dışında gerçekleşen bu dönüşümü bir türlü kabullenemez. Ancak ailesi ve patronu ise, kısa bir şaşkınlığın ardından, onun artık bir böcek olduğunu kabullenirler. İnsanlıktan çıkmış olmanın ailesi ve patronu için sanıldığı kadar büyük ve önemsenen bir problem olmaması yabancılaşma olarak görülmüş. Roman böcek olmakla alışageldiği şeylerden koparak yepyeni bir konuma giren Gregor Samsa da, o güne kadar sürdürdüğü yaşama da, çevresindekilere de, bambaşka bir gözle bakmasını sağlamıştır. Aslıda alışılagelmiş olan görmezden gelinen yabancılaşmanın dev uçurumlara neden olduğunu gözler önüne sermiştir. ‘Dönüşüm’ ün karanlık sayfalarında, Kafka uzun uzadıya Gregor’un çalışma koşullarından bahsettiği, kendi yaşantımızdan da parçalar bulacağımız kesitler bulunmakta. Gregor’un anlattığı bu çalışma koşulları oldukça ağır olmakla birlikte, Gregor’un bu halini bizzat Marks’ın kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin işçi üzerinde yarattığı yabancılaşma ile açıklamak mümkün. Bütün bu zorba sistemin sonucu olarak insan kendi doğasına yabancılaştığı da başka bir perdeden vurgulanıyor. Böylece insan kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşıyor. Kapitalist pazarın bir unsuru olarak işleyen çarklardan biri haline geliyor. Öyle ki Kafka’nın böcek metaforu tam da buna işaret ediyor. Gregor’un yaşadığı dönemin gerektirdiği gibi bir yaşam süren, sisteme köle hale gelmiş, toplumun ona biçtiği rolü başarılı bir şekilde oynayan bir gençken, aslında toplum zorba sisteminden kaçıp ‘birey’ olmak için çaba gösteren bir insan olmaya olan çabasını böylesi bir yolla anlatmak bütün okurların üzerinde soğuk duş etkisi yaratıyor. Toplumun dayattığı şeyleri yapmazsan dışlanırsın mesajı öyle derinden hissediliyor ki, boyunlarımıza geçirilen o görünmez tasmalara bir an için elimizi götürsek dokunabiliriz sanıyoruz.

Kafka’nın hikayesinde aslında Gregor bir böceğe dönüşmüş olmasını bir problem olarak görmüyor, bu durum tıpkı günümüzde artık insanlıktan çıkmış, bu durumu problem olarak görmeyen ve tek derdi günü geçirmek için çalışan insanlara benzer nitelikte. Çünkü modern toplum sizin değerinizi yerine getirdiğiniz işlevle ölçüyor. Gregor işe gitmeyi beceremeyince yatağına geri dönüyor, kapının aralığından neden işe gelmediğini merak eden ve evine gelen müdürüne görünüyor. İnsanlar onun yüzünü görmeyi bırakın, varlığını bile unutmak istiyorlar.

Önceden eve para getirdiği, toplumdaki değeri için bir ederi ve ailenin gözbebeği olan Gregor, böcek olduktan sonra bir anda gözden düşüyor. Etrafında dönen annesi bile o işe yaramaz bir böcek olunca ondan tiksinmeye başlıyor. Onu anlamaya çalışmak yerine en yakın çevresi dahi sanki olanlardan Gregor suçlu gibi davranıyorlar. Hatta hikayenin sonunda Gregor ölünce aile o kadar mutlu oluyor ki hemen kendi hayatlarına dair planlar yapmaya başlıyorlar. Kafka eserinde, eğer sistemin bir parçası değilsek bu düzen size söküp atacaktır. Yani yabancılaşmak adına yakışır şekilde yok olursunuz, çıkarımını defalarca başka dialog başka tasvirlerle bizlerle paylaşıyor.

Dönüşüm metaforunun görünen şekli her ne kadar bir böceğe dönüşüm gibiyse de aslında kendini böcek zanneden bir delinin gözlüğüyle okumak gerekir. Bu yaklaşımla edebi bir zarafet ile dönüşüm olarak dilimize kazandırılan bu söylem aslında günümüzün gerçeğinde yozlaşmanın kendisidir. Yozlaşma, toplumların törelerinin, öğretilerinin, ahlak, sosyal yaşam, görgü kuralları yani bir toplumun bütün niteliklerinin zamanla yerine başka icatların (yapay) ikamesi anlamına gelir. Yüksek bilincin hakir görülmesi yani hakikatin, yalancı gerçeklikle değiştirilmesi insanın kötüye, hazza meyilli olmasının kullanılması sonucunda gerçekleşir. Kitabın sonuna kadar en dayanıklı ve sevgi dolu olduğunu düşündüğümüz Gregor’un kız kardeşi, ilk zamanlarda yardımcı olmaya çalışsa da, bir zaman sonra dayanamaz ve sonunda o da, Samsa’nın kurtulunması gereken bir böcekten başka bir şey olmadığını gösterir onu karanlığın içindeki odaya hapis eder. Gregor ise, kız kardeşinin onu odaya kilitlediği gece, düş kırıklığı içinde ölür.

Hayatta insan değerleri, sahip olduğu öz benlik bilinci ve koşulsuz sevilme duygusu ile yaşar. Yitirilen hep bir öz benlik parçası, her değersizleşme algısı insan ruhunu parçalar. Toplumsal kültürlerin artık ruhu parçalamak yöntemi ile inşa edildiği günümüzde, güven duygusunun kökten silinmesine, insan olma değerinin kıymetsizleştirilmesine hatta maddesel olmayan düşlerin artık naftalinli sandıklarda yok olup gitmesine izin vermeyin. Zaman dönüşür, teknolojiler dönüşür, madde dönüşür, insan da dönüşür elbet. Ama zaman değişse bile aynı dilde, aynı değerde kalması kaçınılmaz ihtiyaçlarımız her zaman olduğu yerde bizlerle yaşıyor. Zamansız insanlığımız gibi.

Katıksız birey olabilmek kabiliyetine, koşulsuz varlığın kıymetine sarıldığımız günlere özlemle; değişimi ve dönüşümü daha iyiye evrilmek olarak yaşayabilmeyi ümitle; Gregor gibi acılı bir zihin haykırışı yerine toplumsal bir farkındalıkla, insan oluğumuzu hatırlamayı dilerim.

Teşekkürler,
Onur Korucu

BENZER İÇERİKLER

DİJİTAL BÜLTEN ÜYELİĞİ

En Çok Görüntülenenler