“Aile sevgisinin ahlakdışılığı da burada anne, hak edilmemiş olmasında. Sevgiyi hak etmeli.”
Rus ve dünya edebiyatının en büyük yazarlarından Dostoyevski’nin en çok tartışma yaratan eserlerinden ‘Yeniyetme’, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.
İnsanın kendini gerçekleştirme çabasına karşılık kendinden kaçma arzusu üzerine çarpıcı betimlemelerle örülü roman, Mustafa Kemal Yılmaz çevirisiyle okurlarla buluşuyor.
Hikâyeyi, ailesinden uzakta büyümüş ve yirmi yaşına kadar annesini neredeyse hiç görmemiş, yaşadıklarını yazmaya ise kendini yargılamak için oturduğunu söyleyen romanın ana karakteri ve anlatıcısı Arkadi Makaroviç Dolgoruki’den dinliyoruz.
Toprak sahibi Andrey Petroviç Versilov ile genç hizmetkâr Sofya Andreyevna Dolgoruki’nin gayrimeşru oğlu Arkadi, kitabın ilk satırlarından itibaren kendisini anlattıkça onunla ilgili taşlar da yerli yerine oturmaya başlıyor. Hayatı boyunca üç büyük serveti yiyip bitiren Versilov ise daha en başından Arkadi’nin hikâyesinin merkezindeki isimlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
“Kim bilir, belki başkalarından hakaret işitmek iyidir: İnsan hiç değilse böylece onları sevmek talihsizliğinden kurtuluyor.”
Petersburg'daki ailesinden uzakta büyüyen, onu temelli rahat bırakmalarını ve masrafları için artık para göndermemelerini istediği son bir mektup yazan Arkadi’nin hayatı, babası Versilov’un bu mektup ardından gönderdiği çağrıyla değişiyor. Böylece uzun, bitmek bilmeyen ama zaman zaman rengi değişen bir baba-oğul hesaplaşmasının da ilk adımı atılıyor. Arkadi’nin kendi sözcükleriyle, bu mektup onun kaderini belirliyor.
“Nihayet eksiksiz bir itirafta bulunacağım: Bu insan benim için değerliydi!”
Satır aralarında Dostoyevski'nin derin ruhsal sorgulamalarının ürünü olan, bugün bile sarsıcılığını koruyan fikirleriyle de karşılaşıyoruz.
“Şimdi özgürlük verildi ve özgürlüğe katlanmak gerek: Bakalım yapabilecek miyiz? Bakalım özgürlük de aynı şekilde hoşumuza gidecek mi? İşte soru bu.”
Elinde vicdani nitelikte bir belge bulundurması ve Rothschild olma fikri gibi dönüm noktalarıyla hayatının gidişatını sık sık değiştiren Arkadi, kolay kolay kızamadığımız ya da eleştiremediğimiz, davranışlarını sıklıkla anlayabildiğimiz, bazen de sevgi ve bağ arayışına üzüldüğümüz bir ana karakter olarak karşımıza çıkıyor.
Babasıyla çatışmalı ilişkisi, sevgi ve ilgi arayışı, ailesiyle kurduğu bağları anlamlandırma isteği ise sayfalar boyunca devam ediyor.
“On iki yaşımdan beri, yani neredeyse doğru dürüst bilinç sahibi olmaya başladığım andan itibaren insanları sevmez olmuştum. Sevmemekten ziyade, bana ağır gelmeye başlamışlardı.”
Arkadi, Rothschild olma fikrinin peşinden gitmeden ve ailesinden temelli ayrılmadan hemen önce, sevgisini bastırmaya ve yakınlık arzusunu dizginlemeye çalıştığı babası Versilov’la aynaya bakar gibi bir hesaplaşma yaşıyor. Onun için asıl dönüm noktası belki de bu oluyor. Sürekli sorgulama hâli, geçmişteki yalnızlığından gelen güvensizliğiyle ve gerçekleşmeyen beklentilerinin öfkesiyle senelerdir bu ana hazır olduğunu hissediyoruz.
“Arkadi belli ki bir şeyler düşünmüş, bu yüzden bitirmesi için muhakkak izin vermek lazım. Varsın anlatsın! Anlatsın ki omuzlarındaki yük kalksın, onun için asıl önemli olan omuzlarındaki yükten kurtulmak. Yeni hikâyene başla canımın içi, lafın gelişi yeni diyorum; endişelenme, sonunu biliyorum.”
Ailesinden uzakta geçirdiği yıllarda yaşadıkları Arkadi’nin peşini hiç bırakmıyor ve geçmişiyle hesaplaşması bir türlü bitmiyor. Dönüp dönüp anne babasının, kırık dökük bir çocuğun beklentilerinden çok uzak kalan ziyaretlerini ve eziyet gördüğü Touchard günlerini okuyoruz.
Babalığı, hayat arkadaşlığı ve yaşam biçimi eleştiriye oldukça açık olan Versilov’un, sayfalar arasında ilerledikçe bazı etkileyici yönleriyle karşılaşıyoruz, olayların gidişatını değiştiren müdahalelerine denk geliyoruz.
Bir ‘yeniyetme’nin insan tahlilleri, geçmişiyle hesaplaşması, ailesine dair aidiyet ve sevgi arayışları etrafında şekillenen kitapta, yetişkinliğin eşiğindeki bir gencin hayata, insanlara, ailesine, toplumsal kurallara ve geçmiş travmalarına bakışını da okuyoruz.
“Diyeceğim şu: Bir insanı inceleyip ruhunda neler döndüğünü öğrenmek isterseniz, o kişinin nasıl sustuğuna, nasıl konuştuğuna, nasıl ağladığına hatta alabildiğine asil fikirlerle nasıl heyecanlandığına kafa yormayın, onun yerine, güldüğü anı yakalamaya çalışın. İyi gülüyorsa iyi bir insandır."
Dostoyevski'nin kaleminin zamana direncini ve sanatının ölümsüzlüğünü hatırlatarak, yine onun satırlarıyla veda etmek şüphesiz en doğrusu olacaktır:
“- bilir misin ki, bu dünyada insan hafızasının bir sınırı vardır? Hafızanın sınırı sadece yüz yıl tayin edilmiş. İnsan öldükten yüz yıl sonra çocukları veyahut yüzünü görmüş torunları onu hâlâ hatırlayabilir, ondan sonraysa anısı devam etse bile sadece sözle, düşünceyle olur, zira suretini canlıyken gören herkes ölecektir. Sonra mezarcığını otlar bürüyecek, üstündeki taşın beyazlığını kavlayacak ve herkes, hatta soyundan gelenler bile onu unutacak, sonra ismini de unutacaklar, zira insanların hafızasında pek az kişi yer eder… varsın öyle olsun!”