Son yıllarda oyuna dair araştırma ve söylemlerin rotası değişti. Çünkü oyunun zemini kaydı ve artık dâhil olduğumuz oyunun farkında bile değiliz.
Dünyanın düzeni baştan beri böyle; uygarlıklar insana bir şekil verme makinesi gibi çalışıyor. Şimdi içinde bulunduğumuz çağın da bir şekil verme telaşı var ve en önemli silahı elbette medya.
Beklentilerin ve şekil verme arzusunun insanları nasıl yaraladığını mesleki hayatım boyunca kendi gözlerimle gördüm.
Nasıl bir insan olmalıyım?
Üretken, daima hedefe yürüyen, daima yarışan, durup dinlenmeden parlamaya çalışan bir insan.
Günümüzde bu şekillenme ve hızı yakalama telaşına eklenen bir şey daha var: “Yapay Zekâ.”
Her yeni güne bir yeni haberle, icatla uyanıyoruz. Herkes tedirgin. Yapay zekânın gelişmesi elbette herkesin mutlu olduğu bir ütopyayı değil, insanlığın yok olduğu distopyaları akıllara getiriyor.
Çünkü bunu geliştiren ellerin tüm insanlığın hayrına çalıştırmayacağını bilecek kadar bir süre geçirdik yer kürede. Tedirginiz, işlerimizi, toprağımızı her şeyden önemlisi insanlığımızı kaybedeceğimize dair kâbuslarımız körükleniyor.
Her şeyin üreticinin kontrolünde olduğu bu çağda insanların kendilerini zeminsiz ve yalnızca data malzemesi olarak hissetmeleri son derece normal değil mi? Kuralların her gün aniden değiştiği ve dâhil olma sınırlarının her geçen gün muğlaklaştığı bir oyunun içindeyiz. Ve içinde olmaya gönüllü müyüz? Ben bundan da emin değilim.
Araba aldığımızda onu kullanmak ve güncellemek için aynı şirkete ihtiyacımız var; telefon, bilgisayar ve benzeri elektronik ürünler de öyle… Sosyal medya araçları ister aktif kullanıcı olsun ister pasif, daima neyi nasıl yapmamız gerektiğini söyleyen bir emirler listesi ile karşımıza çıkıyor. İtaat etmeyeni aforoz ediyor. Tüm bilgilerini gir, konuma izin ver, fotoğraflarına, tüm listene ve seni kaydetmeme izin ver diyor. Bunun sonu yok gibi.
Hele Gamification (oyunlaştırma) metodunu iyi amaçlar için değil de insanların başına dert olacak şekilde tasarlayıp, kullanıcıları birer bağımlı birer köle yapıyorsanız işte orada büyük bir sorun var demektir.
Son dönemde bu istemsiz oyun faaliyetlerini terk etmek üzerine dikkat çekici fikirlerini paylaşan C. Thi Nguyen; The Score: How to Stop Playing Somebody Else’s Game isimli kitabıyla epey ses getirdi.
Bu yılın başında çıkan kitabında Nguyen, farkında olmadığımız oyunlar, irademiz dışında içine atıldığımız puan, sıralama ve skor sistemlerinin bize iyi gelmediğini ve bu oyunları terk ederek kendi özgün oyunlarımızı tasarlamamız gerektiğini söylüyor.
Gerçekleştirdiğimiz tüm eylemlerde, başkalarının beğeni butonuna basıp basmayacağı fikri baskınsa, bu eylemin özgün olmaktan çıktığını ima ediyor. Bu beğenilme ve belirli şekle girme baskısı, otantikliği elimizden alıyor ve yürüdüğümüz yoldan, aldığımız havadan çok varacağımız yer amaç haline geliyor.
Böyle olduğunda da oyunun kendisi amaç olmaktan çıkıyor; araçsallaşıyor.
İşte bu noktada kontrol duygusunu yeniden ele geçirmeye veya bir şeylerin hala bizim kontrolümüzde olduğunu hatırlamaya ihtiyacımız var.
Burada analog olabilecek şeyler devreye giriyor. Unuttuğumuz, aslında orada bir yerde hala var olan ve sadece hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuz şeyler.
Bunun başında da elbette “oyun” geliyor. Oyundan kastım, hepimizin bildiği, çoğunlukla çocuklukta oynadığı ve sonrasında endüstriye kurban verdiğimiz oyunlar.
İşte şimdi başkalarının oyununu bırakarak “bize ait oyunlarla” kontrolü ele alma zamanı!
Ben Bu Oyunu Bozarım!
O işler öyle kolay değil!
Kariyerime “Oyunbaz” olarak devam edeceğimi söylediğimde, 14 yıllık mesleki hayatımı çöpe attığımı ve “ciddiyetsiz” işler peşinde koştuğumu söyleyenler oldu.
Ancak doğrusu bunlar zaten beklediğim tepkilerdi. Ne de olsa oyun ve oynamak gibi şeyler ciddiyetten uzak, manasız ve boş işlerdi.
Oyuna ilgisi olanların başucu kitaplarından biri olan Homo Ludens’in çevirmeni kıymetli akademisyen Mehmet Ali Kılıçbay’ın “Oynayan İnsan” metaforuna dair sözleri, verdiğim mücadelede çok destekleyici oldu:
“… insan çoğu kimse açısından bir “ondan beklenenler” programı olarak ortaya çıkmaktadır. İnsandan beklenenlerin başında ise “ciddiyet” gelmektedir. Çünkü, gene hemen her doktrin, insana şu veya bu misyonu yüklemektedir ve misyon kavramının tamamlayıcısı ise hemen her seferinde “ciddiyet” olmaktadır.”
Kılıçbay’ın bu sözleri ve çevirisiyle değer kattığı eserde, Hollandalı bilim insanı ve oyun kuramcısı Johan Huizinga, bize çok kıymetli bir şeyi gösterdi; oyunun ciddiyetle el ele olduğunu ve birçoklarının taban tabana zıt olarak düşündüğü bu iki kavramın nasıl birbirine dönüştüğünü.
Ona göre, oyunun ciddiyetten uzak olduğu söylemi son derece istikrarsızdı. Bu ikiliği ortaya atanların aklına hep gülme eylemi geliyor. Ama satranç oyuncusuna, olimpiyat sporcusuna bakın, ciddiyetsizlikten eser yoktur. İkna olmadıysanız, günümüzde büyük bir endüstri haline gelmiş futbol oyunlarının, oyuncular, taraftarlar ve hatta ülkelerce ne denli ciddi bir mesele olarak ele alındığına bakabilirsiniz.
Bugün altını çizmek istediğim husus, oyun-ciddiyet meselesinden çok, oyunun potansiyeli. Çünkü oyun, bundan daha büyük tartışmaların, araştırmaların konusu olacak niteliklere sahip.
Oyunun potansiyelini fark edip derinlemesine okumalar yaptığımda hala işin kıyısında yüzdüğümü anladım. Zira okunacak, anlayacak ve anlatacak çok şey var.
Geçmişten günümüze birçok farklı disiplinden oyun teorisyeni, neden oyun oynadığımızı açıklamaya çalıştı. Kimileri oyunu fazla enerjinin boşaltımı, kimileri öğrenmenin bir yolu, hayata hazırlık dedi. Kimileri içgüdüsel taklit, egemenlik temsili, kimileri güvenli tatmin alanı olarak yorumladı.
Herkes farklı bir kapıdan girdi aynı odaya. Ve açılan tüm farklı kapılar bana şunu gösterdi; oyun, yalnızca oynamaya hizmet etmeyen, kendinden çok daha büyük bir amaç taşıyan bir eylemdi.
Oyunun Anlamı Ne?
Bunun cevabını bana göre en berrak şekilde veren kişi yine Johan Huizinga’ydı.
Neredeyse tüm kuramcılar “neden oyun oynuyoruz?” sorusuna odaklanmış, bu şekilde de oyunun özünden uzaklaşmıştı. Huizinga’ya göre bunlar yalnızca oyunun ikincil niteliğine cevap olabilirdi.
Asıl soru şuydu: Oyunun yararları bir yana, canlıları böylesine kışkırtan, içine alan, heyecanlandıran ve yoğunlaştıran şey neydi? Oyunun zevkli yanı neydi? İşte bu, oyunun özüydü ve bu öz ancak kültürle birlikte düşünüldüğünde anlaşılabilirdi.
Oyun-kültür ilişkisini vurgularken oldukça dikkatliydi Huizinga:
“Kültür oyun biçiminde doğar, kültür başlangıçtan itibaren oynanan bir şeydir… Oyunun kültüre dönüştüğünü değil de, tamamen tersine, kültürün ilk aşamalarından itibaren bir oyunun çizgilerini taşıdığını ve oyun biçimleri altında ve oyun ortamında geliştiğini anlamak gerekir.” diyerek bazı kolaycı zihinlerin ve yanlış anlaşılmaların yolunu baştan kapattı. Oyun zamanla kültüre dönüşmüyordu; başından beri oyunun içinde filizleniyordu.
Oyunla kültür arasındaki bu bağı anlamamız Huizinga sayesindedir ve sanırım bu nedenle ona çok şey borçluyuz.
Dokuz Kollu Bir Oyunbaz’dan OyunbazNaz’a…
Peki, oyuna dair fikirlerimin net bir zemin kazanmasında büyük rolü olan Johan Huizinga ile tanışmamı kim sağladı dersiniz? Elbette Türk bilim insanı nam-ı diğer Dokuz Kollu Bir Oyunbaz Metin And.
Kendisi için büyük ilham kaynağı olan Homo Ludens hakkında şöyle demiştir: “1950’lerde bu kitabı okuduktan sonra bütün bir yaşam boyu ne yapacağımın kararını da vermiştim.”
Metin And’ın ilhamı Johan Huizinga iken, benimki Metin And’ın kendisiydi; özellikle büyük emeklerle hazırladığı eseri Oyun ve Bügü.
İşte ben de bu kitabı okuduktan sonra bütün bir yaşam boyu ne yapacağıma karar verdim: artık OyunbazNaz olacaktım.
Başta bu ideali yeterince içselleştirmiş değildim, ancak oyunun derya deniz külliyatına vakıf olup da, insan için kıymetini anladıktan sonra kültür taşıyıcılığı bayrağını devralmaya karar verdim. Anadolu kültürüne, sanata, insana yaptığı olağanüstü yatırımlarla bilinen İş Bankası, 50. yılı için bu eseri boşuna mı bastırmıştı? Metin And onca çalışmayı, emeği boşuna mı vermişti? Bir yerlerde unutulması için mi? Bu işler, biz devam ettirelim diye, üzerine bir şeyler koyalım ve gelecek nesillere taşıyalım diye yapılmamış mıydı?
Kendi Özgün Oyunlarınızı Tasarlayın!
Tam da bu motivasyon ve güçle, olan bitenin karşısında başıma ne gelecek diye beklemek yerine, elimde olanı önce kendim için sonra da fayda görmek isteyen herkes için geliştirmeye karar verdim.
Farklı teorisyenlerin oyuna dair buluştuğu noktalar var: oyun maddi çıkar gözetmez, kendiliğindendir, özgürdür, gönüllüdür, kültürle el eledir ve günümüzde endüstrileşen oyunlar, hala oyun kimliğinde olmakla birlikte özünden oldukça uzaklaşmıştır.
Teorisyenlerce yapılan bu tanımlamalar bende “koşulsuz eşit bir düzlem” fikrini çağrıştırdı.
Acaba oyunun bir nevi tuzu biberi olan rekabeti dışlamadan, gerilimi gerginliğe veya kaygıya dönüştürmeden oyunun saflığını geri getirebilir miydim?
Bu fikirle “Saf Oyun” kavramını tanımlayarak, onu fiziken var edebileceğim bir alan inşa etmeye başladım.
Mesleki birikimimle oyun külliyatı birleşince, dijital çağın beklentileri altında belleri bükülen yetişkinler için, yargılanmadan oynayacakları, gün sonunda kazananın kaybedenin olmadığı, herkesin eşit şekilde ödüllendirildiği ve paylaşmanın, birlikte olmanın, iletişim kurmanın öncelendiği alanları yaratabileceğimi anladım; yani saf oyun alanları.
Zor olduğunu biliyorum. Ama motivasyonumu gelenekten, Anadolu oyun kültüründen, içinde doğup büyüdüğüm topraklardan alıyorum. Oyuna dair bilgi ve fikirlerimi ise türlü disiplinlerden ve milliyetlerden oyun teorisyenleriyle güçlendiriyorum.
Saf Oyun Ne Vadediyor?
Pandemi sonrası hayatın tamamen çevrimiçi bir düzleme taşınmasıyla ilişki kurma modellerimiz temel niteliğini kaybetmişken, bir araya gelme pratikleri, hepimiz açısından tercihten öte bir ihtiyaç haline geldi.
Evet, şu an tek tıkla her şeyi hallediyor, anında dünyanın diğer ucundaki biriyle etkileşime geçebiliyoruz. Ama bu bizi nasıl etkiliyor insan olarak? Dijitalleşen iletişim bizi ne kadar besliyor? Pratikliğine getirilecek bir eleştiri yok; ancak gün sonunda neden bu kadar yalnız ve anlaşılmamış hissetmemizi nasıl açıklayacağız?
Dijitale karşı katı bir hareket olarak algılanmak istemem, ben pratik olan her şeyin yanında durmayı tercih ederim, eğer yeterince işlevsel ve iyi niyetli ise.
Ben oyunu bir alternatif değil; bir eşlikçi olarak öneriyorum. Üstelik bunu yaparken sırtımı çok kuvvetli bir yere, geleneksel Anadolu oyunlarına yaslıyorum. Modern materyallerle kurgulanmış oyunlara ek olarak geleneksel oyunları oynatıyorum. Hem tarihlerini anlatıyor, hem de aslında insanlara bildikleri ama unuttukları bir şeyi geri veriyorum.
Oyunun çabasızca bir araya getirme gücü, sosyalleşmenin doğal bir şekilde gerçekleşmesini sağlıyor. Yani biriyle bir masada oturup saatlerce kişisel meseleleri tartışmak yerine birlikte oynayın diyorum. Birini tanımanın en iyi yollarından biri onunla oyun oynamak.
Elbette ben uygulayıcı olarak mesleki yeterliliğimi kullanıyor, oyun seçiminden uygulama şekline kadar psikolojik iyi oluşu hedefliyorum. Ama bunun bir terapi uygulaması veya modeli olduğu düşünülmesin, çünkü değil.
Günümüzde daima kendini gösterme, öne çıkma, rakibini ezme, performans gösterme baskılarıyla bitap düşen insanlara başka bir alan açıyor, burada yargılanmayacakları ve değerlendirilmeyeceklerinin garantisini veriyorum. Gerisi zaten geliyor. Doya doya gülüp oynamak, kaynaşmak, tanışmak, anlaşmak, strateji kurmak, birlikte hareket etmek, denemekten korkmamak, kaybetme korkusu olmadan ilerlemek ve en güzeli de her şeyi birlikte idrak etmek.
Kültür Taşıyıcılığı
Atölyelerde oyun sonunda verdiğim tek ödev ise şu oluyor: “Oyun oynamaya devam edin ve bugün öğrendiğiniz oyunları çevrenizdekilere öğretin. Oyunları birlikte yaşatacağız.”
Bu fikri somutlaştıracak yerleri, insanları ve kurumları ararken, bazen onlar da beni buluyor. Geçtiğimiz günlerde TUTOM’dan (Tuzla Teknoloji ve Operasyon Merkesi) aldığım atölye daveti hemen şeyden daha özeldi benim için. Çünkü bu vesileyle İş Bankası’nın 50. yıl eserinden, Metin And’dan Oyun ve Bügü’den bahsedecek, aldığım ilham neticesinde bu buluşmanın önemini anlatacaktım.
Ancak TUTOM benim heyecanımı başka bir boyuta taşıdı. İşmer Müdürü Sayın Ahmet Şahin’in nazik refakatiyle gezdiğim tesis, beni bütünüyle şaşkınlığa uğrattı. Dört ana binadan oluşan tesisin, tüm çalışanların kolaylıkla erişebildiği noktasında kocaman bir satranç tahtası, ikinci katı birinci kata bağlayan kocaman bir kaydırak, ana koridorlardan birinde sek sek ve hatta salıncak gördüm. Oyunbaz olarak keyfime diyecek yoktu. Yapacağım işi, anlatacağım konuyu filan unutup, bu oyunla iç içe geçmiş tesisin keyfine vardım. Ve bu karşılaşma beni o kadar mutlu etti ki, kültüre bağlı zihniyetten gelen insanlarla ve kurumlarla yürümek ne kadar zahmetsiz ve keyifli olacak diye düşündüm.
Psk. Naz Yazıcı