Son günlerde Artemis II haberleri ortada dolaşırken, yıllar önce minik not defterime bu uzay yarışıyla ilgili bir şeyler not ettiğimi hatırladım. Bugün o notu bulmak için eski kutuları, çekmeceleri taradım. Nihayet bulduğumda şunu okudum:
"Gerçekleşeceğini herkesin bildiği bir ölüm hikâyesi: Laika. Bu hikâye beni çok sarstı. Yazarsan eğer, Muşka ve Albina'yı unutma."
Unutmadım.
Şimdi yazıyorum.
İkinci dünya savaşından sonra tüm o ufku aşma, Ay’a gitme telaşı hiçbir zaman yalnızca meraktan değildi. Bu açıkça bir yarıştı. Bugün de öyle… Savaş bitmişti ama rekabet bitmemişti. Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilim, yıllarca uzayda sürdü.
Her iki taraf da büyük adımlar attı. Ve evet tüm kayıplara rağmen çok değerli bilgiler edinildi. Bu yüzden aslında yarışın kazananı da kaybedeni de yoktu; ama ABD her zamanki gibi kendini galip ilan etmeyi ve öyle belletmeyi başardı.
Bugün o eski iki süper gücün yanına Çin de eklendi. Sahne kalabalıklaştı ama oyun aynı kaldı.
Ben tüm bu karmaşık oyunun içinde adını not aldığım bu köpeği düşünüyorum. Yıllar süren çeşitli denemelerde ismini bildiğimiz ve belki de bilmediğimiz onlarca insan ve hayvan hayatını kaybetti. Laika da onlardan biriydi.
Moskova sokaklarında yaşayan, tahminen iki yaşında, beş kilo ağırlığında bir dişi köpek. Ekip ona Laika adını verdi. Bu tip deneylerde zorlu koşullara alışkın olduklarından sahipsiz sokak köpekleri tercih ediliyordu. Ancak kaynaklara göre asıl belirleyici Laika'nın mizacı oldu; sakin ve uyumluydu.
4 Ekim 1957'de fırlatılan Sputnik 1’in üzerinden henüz bir ay geçmişken Nikita Kruşçev, Ekim Devrimi'nin 40. yıldönümü için büyük bir gösteri istiyordu. Sovyet uzay programının baş tasarımcısı Sergei Korolev ve ekibi, neredeyse sıfırdan bir kapsül inşa ettiler. Az zaman, büyük iş, büyük baskı…
Gidiş: Tek Yön
Fırlatmadan önceki son gece, ekipten bilim insanı Vladimir Yazdovsky, Laika’yı bir süreliğine evine götürdü. Çocuklarıyla oynasın diye.
Daha sonra yazdığına göre, onun için bu bir vedaydı:
“Yakında öleceğini biliyordum. Ona en azından son bir sıcaklık vermek istedim.”
Bu cümleyi her okuduğumda sarsılıyorum.
Tüm o rekabet, yönetim baskısı, tarih yazma hırsının korkunç ağırlığı altında yapılan bu minik iyiliği düşünüyorum. Laika'nın neler olacağından habersizce çocuklarla oynadığı oyunları düşünüyorum.
3 Kasım 1957'de Sputnik 2 yörüngeye çıktı, Laika içindeydi. Yörüngeye giren ilk canlı olarak, Dünya’nın çevresinde birkaç tur attı. Tam olarak kaç tur, uzun yıllar boyunca belirsiz kaldı.
Büyük Oyunlar, Küçük Kayıplar
Evet, biliyorum. Aslında anlıyorum da… Uzaya insan göndermeden önce cevaplanması gereken sorular vardı. Yerçekimsiz ortam organları nasıl etkiler? Radyasyon ne ölçüde zarar verir? Kalp atmaya devam edebilir mi? Bu uğurda Sovyetler köpekleri kullandı, Amerikalılar ise maymunları.
Ve böylesine büyük bir hedef için bunlar kafaya takılmaması gereken şeylerdi. Peki, hedef büyüdükçe, öldürülenin kıymeti küçülüyor mu?
İnsanoğlu evreni kendinin sanıyor. Yeryüzünde ya da uzayda tüm canlılar ona hizmet etmek için varmış gibi davranıyor. Bu büyüklenmenin sonu pek yok gibi.
Aynı coğrafyadan başka bir köpek hikâyesi daha var aklımda.
Bulgakov'un Sovyet toplumunu ve Bolşevizmi kara bir mizahla eleştirdiği o şahane öyküsü Köpek Kalbi. Öykünün ana kahramanı sokak köpeği Şarik bir gün yaralanır, onu bir profesör bulur ve evine alır, iyileştirir. Ancak elbette bu iyilik karşılıksız değildir. Kliniğinde hayvan deneyleri yapan Profesör Filipp Filippovich, Şarik’e bir insanın hipofiz bezini ve testislerini nakleder. Şarik yavaş yavaş insana dönüşür; ancak kötü bir insana... İşler öyle bir hal alır ki profesör, yarattığı “şey”i yok etmek zorunda kalır.
Bulgakov eğer Mary Shelley'den esinlendiyse ki öyle olduğunu düşünüyorum, hikâyeyi aynı felsefeyle yazmış. Frankenstein yıllarca korku klasiği olarak anıldı. Oysa asıl korku unsuru, yaratılan canavar değil, onu yaratandı, insandı.
Shelley’nin kurgusunda Doktor Frankenstein, Frankenstein’ı yaratıyor, sonra kaçıyor; sorumluluktan, yarattığının gözlerinden. Bulgakov’da ise Filipp Filippovich, Şarik’i yaratıyor ama kaçamıyor, yaratığıyla birlikte yaşamak zorunda kalıyor. Bu fark bile başlı başına bir şey söylüyor.
Her iki kurgu da, bilimin, iktidarın ve insanın kendini merkeze koyma alışkanlığının hikâyesi. Laika’nın gerçek hikâyesi de bu zincirin içinde bir yerde duruyor, hem de hiç hesap sorulmayacak bir yerde.
Laika’nın Gerçek Sonu
Laika’nın sonuyla ilgili yıllarca farklı şeyler söylendi; önce birkaç gün yaşadı denildi, sonra yedi gün. Hikâye değişti durdu. Gerçek 2002'de açıklandı:
Laika, fırlatmadan yaklaşık 5-7 saat sonra ölmüştü. Kapsülün termal kontrol sistemi düzgün çalışmamıştı. Kabin içi sıcaklık hızla yükselmişti ve Laika aşırı ısınma nedeniyle hayatını kaybetmişti.
En başından onun için dönüş olmadığını herkes biliyordu. Belki de bu yüzden acılar içinde öldüğü yıllarca saklandı. Kapsül, Laika'nın ölümünden aylar sonra, Nisan 1958'de atmosfere girerek yandı. İçindeki her şeyle birlikte.
“Muşka ve Albina’yı unutma!” demişim notta. Unutmadım. Albina, direkt Laika’nın yedeğiydi. Daha önce yüksek irtifa test uçuşları yapmıştı. Muşka ise daha çok yer testleri için kullanılmıştı.
Laika ile birlikte eğitim gören, yedeği olan bu köpekler hayatta kaldı. Laika seçildi ve öldü. Çünkü belki en sakini, en uyumlusu oydu.
Bu beni çok düşündürüyor. Uyumluluğun hayatta kalmayı sağladığını biliriz; ancak görünen o ki her zaman değil.
Psk. Naz YAZICI